ÜNİTE 7: YETİŞKİNLİK
Ünite 3: Engellilerin Rehabilitasyonu ve Toplumsal Yaşam
Engellilerin Rehabilitasyonu
Rehabilitasyon, doğuştan ya da sonradan hastalık, kaza ve yaralanmalar nedeniyle bedensel, zihinsel ve ruhsal sağlığı geçici ya da devamlı bozulmuş, kendi kendini idare, davranış ve çalışma yeteneklerini kaybetmiş bir kişinin yeniden fonksiyonel yeteneklerini tıbbi, psikolojik, ekonomik, sosyal ve mesleki yönden en yüksek seviyeye kadar yükseltilmesini ve bu durumdaki hastanın yeniden yaşama adaptasyonunu sağlamasını amaçlayan çok amaçlı tedavi ve koordine tedbirlere yönelik çalışmalardır.
Rehabilitasyon faaliyetleri, engelli bireylerin normal insanların dünyasına adım atmasını sağlayacak en önemli faaliyetler olup kısaca engellilerin toplumla bütünleşmesi, uyum göstermesi ve insanca yaşamalarının sağlanmasıdır. Ayrıca bireyin yeterli eğitim olanaklarından yararlanabilmeleri, meslek sahibi olabilmesi yani sosyal ve ekonomik olarak bağımsızlaşması ile tamamlanır. Engellilere götürülecek rehabilitasyon hizmetlerinin özellikleri şu şekilde belirtilebilir:
- Engelliye, kendine yeterli olması, toplumla kaynaşması, insan haysiyetine yaraşır hayat şartlarına sahip olması konusunda kendisine imkânlar sağlamak.
- Engellinin kendine karşı olan güvenin sağlanmasına, engeli ile birlikte yaşamasına, toplumun sosyal ve ekonomik hayatına katılmasına yardımcı olmak.
- Tıbbi yardımlar yapmak, mesleki eğitim ve işe yerleştirme bakımından, engellilerin engelleri sebebiyle uğradıkları eşitsizliği düzeltmek, fırsat eşitliği çerçevesinde kendilerine uygun çalışma ortamını hazırlamak.
Tıbbi Rehabilitasyon
Tıbbi rehabilitasyon; kişinin fonksiyonel yeterliliğini, mümkün olan en yüksek düzeyine çıkarmak için uygulanan klinik tedavi, fizik tedavi, tıbbi yetersizlikler, uğraşı tedavisi, konuşma tedavisi, ortopedik cihaz ve protez kullanması ile kişinin rehabilitasyon sürecine engel olacak psikolojik ve sosyal güçlüklerini azaltarak ya da ortadan kaldırarak onun topluma entegrasyonunu amaç edinen rehabilitasyon hizmetleridir. Bir diğer ifade ile engellinin tıbbi yöntemlerle ve araçlarla fiziki kapasitesini arttırarak, günlük yaşamda mümkün olan maksimum fonksiyonla bağımsızlığa ulaşmasını sağlayarak, hayati fonksiyonlarını yerine getirmeye yönelik çalışmalardır.
Tıbbi rehabilitasyon,
Tıbbi bakım ve tedavi süresince kişinin fonksiyonel ve psikolojik yeteneklerini geliştirmeyi ve onu aktif hayata yönlendirmeyi amaçlar. Tıbbi rehabilitasyon, rehabilitasyon faaliyetleri içinde öncelik taşır. Çünkü buradaki başarı, sonraki aşamalarda temel teşkil eder. Örneğin, ellerinden birini kaybetmiş bir kişiye daha önce iki elini kullanarak yaptığı işler tek elini kullanarak yapacağı özel yöntemler öğretilerek yeniden yaptırılır.
Yaşamı kolaylaştırıcı yardımcı araçlar ile bağımsız hareket teknikleri öğretilir. Böylece kaybedilen fonksiyonlarının hiç olmazsa bir kısmını kazandırarak bireyin sosyal yaşama katılımı ve mesleki eğitimden yararlanabilmesine imkân tanınmış olur.
Sosyal Rehabilitasyon
Sosyal rehabilitasyon, ekonomik ve sosyal güçlükleri gidererek kişinin aile, toplum ve is hayatına uyumunu sağlamayı amaçlar. Bir diğer ifade ile sosyal rehabilitasyon, engellinin gerek günlük işlerinde gerekse geleceğine ilişkin düşünce ve faaliyetlerinde onu hem özel hayatına hem de iş hayatına ruhsal açıdan hazırlamaktır.
Tıbbi rehabilitasyon, sosyal ve mesleki rehabilitasyondan ayrılamamaktadır. WHO’nun tanımına göre sosyal rehabilitasyon: Toplam rehabilitasyon sürecini zora sokabilen ekonomik ve sosyal yükümlülükleri azaltmak; engelli bireyin ailesinin, toplumun ve mesleğinin taleplerinin engelli bireye göre ayarlanmasına yardımcı olmak yoluyla topluma katılımını amaçlayan rehabilitasyon sürecinin bir parçasıdır. Engelli bireylerin toplumdan uzaklaşmasını önlemek amacıyla bu bireylerin, çeşitli toplumsal ve ulaşım olanaklarından yararlanmalarının sağlanması gerekmektedir.
Sosyal rehabilitasyonda, çevre, sosyal ve kültürel etkinlik ile ilgili binalardaki mimari engellere yönelik çalışmalar yapılmalı, engellinin sosyal aktivitelere katılımı desteklenmelidir. El aktiviteleri ve sosyal hayata uyum için engellilerin rahatlıkla gidebilecekleri sosyal kulüpler ve diğer organizasyonlar tasarlanmalıdır. Tıbbi ve mesleki rehabilitasyonda olduğu gibi, sosyal rehabilitasyon da ekip çalışmasını gerektirmektedir. Gelişmiş ülkelerde rehabilitasyon merkezleri ve rehabilitasyon birimleri olan hasta-nelerden hizmet alamayan kırsal kesimler için toplum temelli rehabilitasyon projeleri hayata geçirilmektedir. Böylece engelli kişi, ailesi ve toplum üyelerine, engelliler ve rehabilitasyondaki beceriler konusunda geniş bilgi transferi sağlanması amaçlanmaktadır.
Mesleki Rehabilitasyon
Mesleki rehabilitasyon, fiziksel ya da zihinsel engeli olan kişilerin yararlı bir iş yapabilmeleri, kendi kendilerine daha yeterli olmaları ve parasal yardıma daha az ihtiyaç duymaları amacıyla eğitilmeleridir. Tıbbi rehabilitasyonun uzun bir tarihçesi olmasına karşılık mesleki rehabilitasyon, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra harp malulü engellilerin topluma kazandırılması, tüketici değil, üretici duruma geçip bağımsız hâle getirilebilmesi için yapılacak çalışmalara verilen önemle başlamış ve Uluslararası Çalışma Örgütünün tavsiye kararları bugüne kadar devam etmiştir. Rehabilitasyon programları; engellinin, kendi kendilerine yeterli duruma getirilmesi amacıyla verilen koordine hizmetler bütünü olduğuna göre, engellilerin gerçek anlamda rehabilitasyonu, tıbbi bakım ve tedaviden fonksiyonel özellikleri ve yeteneklerinin arttırılmasına, özel eğitimden meslek ya da iş edinerek ekonomik bağımsızlıklarını kazanmalarına kadar uzanan çok yönlü koordine programların geliştirilmesi ve uygulanmasını gerektirir.
Engellilerin Toplumsal Yaşama Katılımlarını Etkileyen Faktörler
Engellilerin toplumsal bütünleşmesi de okulda, iş yerinde, sosyal aktivitelerde, cadde ve sokakta diğer normal vatandaşların haklarına sahip bireyler olarak onlarla birlikte hayat sürmesi demektir. Toplumsal bütünleşme kavramı genellikle ayrımcılık ve sosyal dışlanmanın karşıtı anlamındadır. Son zamanlarda sosyal dışlanma veya ayrımcılıktan sıkça söz edilmektedir. İnsan hakları, demokrasi, katılım, paylaşım, aidiyetler ve kimlik sorunu, gelir dağılımı, alt sınıflar gibi kavramların sözü edildiği yer ve zamanlarda hep gündeme gelmiştir. Sosyal dışlanma; eşitsizlik, güvensizlik ve eğretiliğe (üstün körü) ilişkin bir yaklaşımdır. Sosyal ilişkilerden, etkileşimlerden tamamen kopmadır. Sosyal dışlanma, yoksulluk ve ayrımcılık adları ile de anılmaktadır. Bir bakıma fiziksel, ruhsal ve toplumsal bir engellilik hâlidir.
Ayrımcılık
Ayrımcılık Kavramının Tanımı Uluslararası örgütlerin ve organların ayrımcılık tanımları incelendiğinde bazı farklılıklar görülmektedir. Bazı uluslararası sözleşmeler doğrudan ayrımcılık tanımı üzerinden yasaklar getirirken bazı sözleşmeler eşit davranma ilkesine atfen ayrımcılık yasağının çerçevesini çizmektedir. Bunun nedeni, ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkesinin “özünde aynı ve tek ilkenin olumlu ve olumsuz iki yüzünü anlatan ilkeler” olmalarıdır. “İnsan hakları komitesi”nin ayrımcılık tanımı, özellikle ırk, renk, cinsiyet dil, din, siyasal veya başka görüşler, ulusal veya siyasal köken, servet, doğum veya başka her tür durum temeline dayanan ve insan haklarının ve temel özgürlüklerinin tümünün herkes için eşitlik koşulları içinde tanınmasını, yararlanılmasını veya kullanılmasını tehlikeye sokan veya ortadan kaldırma sonucu doğuran ve amacı taşıyan her türlü farklılık dışlama, kısıtlama veya yeğlemeyi kapsamalıdır” şeklindedir.
Ortaya Çıkısı Biçimine Göre Ayrımcılık Türleri
Dünyada, çalışma hayatında milyonlarca insan yeteneklerine veya işin koşullarına bakılmaksızın farklı özelliklerinden dolayı ise kabul edilmemekte, belirli mesleklerle sınırlandırılmakta veya düşük ücretle çalıştırılmaktadır. Ayrımcılık, istisnai bir durum değildir.İş yerinde, hâkim olan sosyal ve kültürel değerlerin normlara dayandırılarak uygulandığı sistematik bir fenomendir. Ayrımcılık türleri arasındaki ayırım, bu sorunun nasıl anlamlandırılacağı konusunda ışık tutmaya yardımcı olmaktadır. Uluslararası sözleşmeler, kanunlar ve akademik literatür incelendiğinde farklı ayrımcılık türleri ortaya çıkmaktadır.
Doğrudan Ayrımcılık : ILO’ya göre; doğrudan ayrımcılık, kanunlar, politikalar ve/veya uygulamalarla kişi veya grupların farklı özelliklerinden dolayı açık bir şekilde dışlanması hâlinde ortaya çıkar. AB direktiflerine göre ise “Topluluk, hukuk düzeninin yasakladığı bir ölçüte dayanan bir önlem alınmasını doğrudan ayrımcılık olarak tanımlamıştır.” Bir kadının hamile olması nedeni ile ise alınmaması veya isten çıkarılması doğrudan ayrımcılığa bir örnektir.
Dolaylı Ayrımcılık: Görünüşte yanlı olduğu anlaşılmayan düzenleme ve uygulamaların, sonuçları itibarıyla farklı özellikleri olan gruplarda (cinsiyet, dil, din, sosyal köken gibi) eşitsizlik yaratmasıdır. Örneğin, hafta sonlarında veya mesai saatleri dışında eğitim kursları düzenlemek, kursla ilgilenen ama ailevi sorumluluklarından dolayı katılamayan çalışanları dışlayarak onların kariyer beklentilerinin riske atmak dolaylı da olsa bir ayrımcılıktır. Uygulamaların dolaylı ayrımcılık sayılıp sayılmayacağı belirlemek ise doğrudan ayrımcılık gibi her zaman kolay değildir. Dolaylı ayrımcılık ulusal kültür ve toplumsal yaşam normlarına göre de değişebilmektedir.
Sistematik Ayrımcılık: Belirli gruplara üye olan dezavantajlı kişilere karşı kurumsallaşmış yapılar, politikalar, uygulamalar ve gelenekler sistematik ayrımcılığı oluşturur. Dezavantajlılara yönelik farklı veya ikinci derece koşullar, eğitim, ulaşım ve diğer hizmetlerde yetersizlikler bu tür ayrımcılığa girmektedir.
Taciz: AB direktiflerinde taciz, “bir kişinin onuruna zarar verme ve onu yıldırma, ona karsı düşmanca, aşağılayıcı, küçük düşürücü veya saldırgan, bir çevre yaratma amacı taşıyan veya etkisi olan (sonucu olan) istenmeyen bir davranış” olarak tanımlanmaktadır.
Cinsel Taciz: Kişinin sözlü, fiziksel veya görsel olarak aşağılayıcı, küçük düşürücü, düşmanca veya saldırgan davranışlara maruz kalması, onurunun kırılması ve bunların cinsel içerikli davranışlar olması durumunu ifade etmektedir.
Emirle Ayrımcılık: Bu tür ayrımcılık ise kişi veya kişilere talimat ve emir yolu ile ayrımcılık uygulatılmasını ifade etmektedir.
Mağduriyet Kaynaklı Ayrımcılık: Ayrımcılığa uğramış bir kişinin bu mağduriyeti resmî olarak mahkemeye taşıması veya örgüt içi kanallar aracılığı ile yönetime şikâyet etmesi sonrası çalıştığı kurumda ayrımcı davranışlara maruz kalmasıdır.
Dışlanma
Sosyal dışlanma kavramı, toplumla bütünleşme sağlayacak ekonomik ve sosyal birtakım haklardan ve kaynaklardan yoksun olmak anlamına gelmektedir. Sosyal dışlanmayı, “insanları toplumsal yaşamdan uzaklaştıracak düzeyde maddi ve manevi yoksunluk içinde olmaları, haklarını ve yaşamlarını koruyacak, onları destekleyecek her türlü kurum kuruluştan ve sosyal destekten yoksun oldukları nispette katlanarak büyüyen dinamik bir süreç” olarak tanımlamıştır.
Engellilerin Dışlandıkları Alanlar
Engelli bireylerin toplumda algılanış biçimi, kültürden kültüre farklar göstermekle birlikte, engelli bireylerin genel olarak toplumdan dışlandıkları söylenebilir. Burcu (2011)’nun Ankara’da yapmış olduğu çalışmada toplumsal yapımızda engelli bireye ilişkin olumsuz bir kültürel resim çizildiği ve bu durumun engelli olmayanların sosyo-demografik özelliklerine göre değişebildiği saptanmıştır. Özbulut ve Özgür Sayar (2009) da yapmış oldukları çalışmada, engelliler ve ailelerinin psiko-sosyal ve ekonomik olarak toplumla çeşitli şekillerde bütünleşme yaşayamamakta olduğunu bulmuşlardır.
Ekonomik Alanlar
Engelli bireylerin toplumda hangi alanlardan dışlandığına bakacak olursak, öncelikle ekonomik alanda yaşanan zorluklar akla gelmektedir. Yapılan araştırmalar; dünyanın her yerinde engellilerin çok büyük çoğunluğunun toplumun yoksul kesimlerinden geldiğini ve yoksulluk içinde yaşadıklarını göstermektedir. Bu belirleme, gelişmiş/endüstrileşmiş ülkeler için de geçerlidir. Ülke nüfusunun dörtte biri açlık sınırının altında yaşarken en-gelli nüfusun dörtte ikisi açlık sınırının altında yaşamaktadır.
İstihdam
Ekonomik alanda yaşanan zorlukların bir nedeni, engelli bireylerin istihdam alanında yaşadığı zorluklardır. Engelli bireylerin iş bulmakta zorlandıkları ayrıca iş bulsalar bile düşük ücretli ya da sosyal güvencesiz işlerde çalıştırıldıkları bilinmektedir. Engelli bireyler, engelli memur seçme sınavına giriş koşullarını sağlamalarının yanı sıra kurum ve kuruluşların sağladığı %3’lük kotadan istedikleri kadrolara ulaşmaya çalışmaktadırlar. Özel sektörde ise kurumlar engelli ya da eski hükümlü bireyleri çalıştırmaktansa, para cezası ödemeyi tercih edebilmektedirler. Ayrıca engel türüne göre ayrım yapabilmektedirler. Şöyle ki zihinsel engelli bireylerin yerine görme engelli ya da ortopedik engelli bireyleri çalıştırmayı daha uygun bulmaktadırlar.
Çalışma Yaşamında Karşılaştıkları Ayrımcılık
Engelli bireylerin çalışma yaşamına katılmalarında yaşadıkları sıkıntıların yanı sıra, çalışma yaşamında karşılaştıkları ayrımcılık ve dışlanma da onları etkilemektedir. Yapabileceklerinden düşük seviyede işler verilmesi, iş arkadaşları tarafından istenmeme gibi süreç-ler engelli bireyleri çalışma yaşamında zorlamaktadır. Engelli bireylerin çalışması için özel olarak tasarlanmış korumalı iş yerleri ülkemizde yoktur. Korumalı iş yerlerinin olmaması, engelli bireylerin istihdam alanından dışlanmasına neden olan bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır.
Aile İçinde Engelli Bireyin Olması
Engelli bireylerin ekonomik yoksunluk içinde olmasının bir başka nedeni, aile içinde engelli bir birey olmasının ailede en az bir kişinin engelli bireyin bakımını üstlenmesi ne-deniyle çalışamamasıdır. Bunun dışında, engelli bireylerin ve ailelerinin, sağlık sorunları yanında, gündelik yaşamlarını sürdürürken ihtiyaç duydukları birtakım olanak ve ekipmanları da kapsayabilen ek maliyetleri üstlenmek durumunda kaldıkları belirtilmektedir.
Engelli Bireyin Bakım Hizmetlerinden Yararlanma Durumları
Engelli bireylerin yararlandığı bakım hizmetleri açısından sosyal dışlanmayı ele aldığımızda ise karşımıza birtakım zorluklar çıkmaktadır. Günümüzde kurum bakımında kalan engelli birey sayısının azaltılması hedeflenerek evde bakım hizmetlerinin geliştirilmesine çalışılmaktadır. Ancak evde bakım sisteminin sadece maddi yönü ön plandadır, bakım verenlere yönelik psiko-sosyal destek ve eğitim programları bulunmamaktadır. Bunun yanında, bakım verenlerin dinlenme gibi çeşitli ihtiyaçları düşünülmemektedir.
Sağlık Hizmetlerine Erişememe
Engelli bireylerin bir başka sorun alanı sağlık hizmetlerine erişememedir. Sağlık hizmetlerine erişimde hem ulaşım sisteminden kaynaklanan sorunlar hem de sağlık sisteminden kaynaklanan sorunlar yer almaktadır, engelli çocukların sağlık sorunlarının yaşıtlarından daha fazla olduğunu, buna rağmen engelli çocuğa sahip ailelerin sağlık hizmet alımında güçlük yaşama sıklığını üç kat daha fazla bildirdiklerini ifade etmişlerdir.
Rehabilitasyon
Engelli bireylerin ihtiyaç içinde olduğu bir başka alan da rehabilitasyondur. Rehabilitasyon ve araç-gereç gereksiniminin yeterince karşılanamaması da engellilerin toplumla bütünleştirilmesinin önündeki en büyük engellerden birisidir.
Fiziksel Çevrenin Yetersizliği ## Ünite 3: Engellilerin Rehabilitasyonu ve Toplumsal Yaşam
Engellilerin Rehabilitasyonu
Rehabilitasyon, doğuştan ya da sonradan hastalık, kaza ve yaralanmalar nedeniyle bedensel, zihinsel ve ruhsal sağlığı geçici ya da devamlı bozulmuş, kendi kendini idare, davranış ve çalışma yeteneklerini kaybetmiş bir kişinin yeniden fonksiyonel yeteneklerini tıbbi, psikolojik, ekonomik, sosyal ve mesleki yönden en yüksek seviyeye kadar yükseltilmesini ve bu durumdaki hastanın yeniden yaşama adaptasyonunu sağlamasını amaçlayan çok amaçlı tedavi ve koordine tedbirlere yönelik çalışmalardır.
Rehabilitasyon faaliyetleri, engelli bireylerin normal insanların dünyasına adım atmasını sağlayacak en önemli faaliyetler olup kısaca engellilerin toplumla bütünleşmesi, uyum göstermesi ve insanca yaşamalarının sağlanmasıdır. Ayrıca bireyin yeterli eğitim olanaklarından yararlanabilmeleri, meslek sahibi olabilmesi yani sosyal ve ekonomik olarak bağımsızlaşması ile tamamlanır. Engellilere götürülecek rehabilitasyon hizmetlerinin özellikleri şu şekilde belirtilebilir:
- Engelliye, kendine yeterli olması, toplumla kaynaşması, insan haysiyetine yaraşır hayat şartlarına sahip olması konusunda kendisine imkânlar sağlamak.
- Engellinin kendine karşı olan güvenin sağlanmasına, engeli ile birlikte yaşamasına, toplumun sosyal ve ekonomik hayatına katılmasına yardımcı olmak.
- Tıbbi yardımlar yapmak, mesleki eğitim ve işe yerleştirme bakımından, engellilerin engelleri sebebiyle uğradıkları eşitsizliği düzeltmek, fırsat eşitliği çerçevesinde kendilerine uygun çalışma ortamını hazırlamak.
Tıbbi Rehabilitasyon
Tıbbi rehabilitasyon; kişinin fonksiyonel yeterliliğini, mümkün olan en yüksek düzeyine çıkarmak için uygulanan klinik tedavi, fizik tedavi, tıbbi yetersizlikler, uğraşı tedavisi, konuşma tedavisi, ortopedik cihaz ve protez kullanması ile kişinin rehabilitasyon sürecine engel olacak psikolojik ve sosyal güçlüklerini azaltarak ya da ortadan kaldırarak onun topluma entegrasyonunu amaç edinen rehabilitasyon hizmetleridir. Bir diğer ifade ile engellinin tıbbi yöntemlerle ve araçlarla fiziki kapasitesini arttırarak, günlük yaşamda mümkün olan maksimum fonksiyonla bağımsızlığa ulaşmasını sağlayarak, hayati fonksiyonlarını yerine getirmeye yönelik çalışmalardır.
Tıbbi rehabilitasyon,
Tıbbi bakım ve tedavi süresince kişinin fonksiyonel ve psikolojik yeteneklerini geliştirmeyi ve onu aktif hayata yönlendirmeyi amaçlar. Tıbbi rehabilitasyon, rehabilitasyon faaliyetleri içinde öncelik taşır. Çünkü buradaki başarı, sonraki aşamalarda temel teşkil eder. Örneğin, ellerinden birini kaybetmiş bir kişiye daha önce iki elini kullanarak yaptığı işler tek elini kullanarak yapacağı özel yöntemler öğretilerek yeniden yaptırılır.
Yaşamı kolaylaştırıcı yardımcı araçlar ile bağımsız hareket teknikleri öğretilir. Böylece kaybedilen fonksiyonlarının hiç olmazsa bir kısmını kazandırarak bireyin sosyal yaşama katılımı ve mesleki eğitimden yararlanabilmesine imkân tanınmış olur.
Sosyal Rehabilitasyon
Sosyal rehabilitasyon, ekonomik ve sosyal güçlükleri gidererek kişinin aile, toplum ve is hayatına uyumunu sağlamayı amaçlar. Bir diğer ifade ile sosyal rehabilitasyon, engellinin gerek günlük işlerinde gerekse geleceğine ilişkin düşünce ve faaliyetlerinde onu hem özel hayatına hem de iş hayatına ruhsal açıdan hazırlamaktır.
Tıbbi rehabilitasyon, sosyal ve mesleki rehabilitasyondan ayrılamamaktadır. WHO’nun tanımına göre sosyal rehabilitasyon: Toplam rehabilitasyon sürecini zora sokabilen ekonomik ve sosyal yükümlülükleri azaltmak; engelli bireyin ailesinin, toplumun ve mesleğinin taleplerinin engelli bireye göre ayarlanmasına yardımcı olmak yoluyla topluma katılımını amaçlayan rehabilitasyon sürecinin bir parçasıdır. Engelli bireylerin toplumdan uzaklaşmasını önlemek amacıyla bu bireylerin, çeşitli toplumsal ve ulaşım olanaklarından yararlanmalarının sağlanması gerekmektedir.
Sosyal rehabilitasyonda, çevre, sosyal ve kültürel etkinlik ile ilgili binalardaki mimari engellere yönelik çalışmalar yapılmalı, engellinin sosyal aktivitelere katılımı desteklenmelidir. El aktiviteleri ve sosyal hayata uyum için engellilerin rahatlıkla gidebilecekleri sosyal kulüpler ve diğer organizasyonlar tasarlanmalıdır. Tıbbi ve mesleki rehabilitasyonda olduğu gibi, sosyal rehabilitasyon da ekip çalışmasını gerektirmektedir. Gelişmiş ülkelerde rehabilitasyon merkezleri ve rehabilitasyon birimleri olan hasta-nelerden hizmet alamayan kırsal kesimler için toplum temelli rehabilitasyon projeleri hayata geçirilmektedir. Böylece engelli kişi, ailesi ve toplum üyelerine, engelliler ve rehabilitasyondaki beceriler konusunda geniş bilgi transferi sağlanması amaçlanmaktadır.
Mesleki Rehabilitasyon
Mesleki rehabilitasyon, fiziksel ya da zihinsel engeli olan kişilerin yararlı bir iş yapabilmeleri, kendi kendilerine daha yeterli olmaları ve parasal yardıma daha az ihtiyaç duymaları amacıyla eğitilmeleridir. Tıbbi rehabilitasyonun uzun bir tarihçesi olmasına karşılık mesleki rehabilitasyon, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra harp malulü engellilerin topluma kazandırılması, tüketici değil, üretici duruma geçip bağımsız hâle getirilebilmesi için yapılacak çalışmalara verilen önemle başlamış ve Uluslararası Çalışma Örgütünün tavsiye kararları bugüne kadar devam etmiştir. Rehabilitasyon programları; engellinin, kendi kendilerine yeterli duruma getirilmesi amacıyla verilen koordine hizmetler bütünü olduğuna göre, engellilerin gerçek anlamda rehabilitasyonu, tıbbi bakım ve tedaviden fonksiyonel özellikleri ve yeteneklerinin arttırılmasına, özel eğitimden meslek ya da iş edinerek ekonomik bağımsızlıklarını kazanmalarına kadar uzanan çok yönlü koordine programların geliştirilmesi ve uygulanmasını gerektirir.
Engellilerin Toplumsal Yaşama Katılımlarını Etkileyen Faktörler
Engellilerin toplumsal bütünleşmesi de okulda, iş yerinde, sosyal aktivitelerde, cadde ve sokakta diğer normal vatandaşların haklarına sahip bireyler olarak onlarla birlikte hayat sürmesi demektir. Toplumsal bütünleşme kavramı genellikle ayrımcılık ve sosyal dışlanmanın karşıtı anlamındadır. Son zamanlarda sosyal dışlanma veya ayrımcılıktan sıkça söz edilmektedir. İnsan hakları, demokrasi, katılım, paylaşım, aidiyetler ve kimlik sorunu, gelir dağılımı, alt sınıflar gibi kavramların sözü edildiği yer ve zamanlarda hep gündeme gelmiştir. Sosyal dışlanma; eşitsizlik, güvensizlik ve eğretiliğe (üstün körü) ilişkin bir yaklaşımdır. Sosyal ilişkilerden, etkileşimlerden tamamen kopmadır. Sosyal dışlanma, yoksulluk ve ayrımcılık adları ile de anılmaktadır. Bir bakıma fiziksel, ruhsal ve toplumsal bir engellilik hâlidir.
Ayrımcılık
Ayrımcılık Kavramının Tanımı Uluslararası örgütlerin ve organların ayrımcılık tanımları incelendiğinde bazı farklılıklar görülmektedir. Bazı uluslararası sözleşmeler doğrudan ayrımcılık tanımı üzerinden yasaklar getirirken bazı sözleşmeler eşit davranma ilkesine atfen ayrımcılık yasağının çerçevesini çizmektedir. Bunun nedeni, ayrımcılık yasağı ve eşitlik ilkesinin “özünde aynı ve tek ilkenin olumlu ve olumsuz iki yüzünü anlatan ilkeler” olmalarıdır. “İnsan hakları komitesi”nin ayrımcılık tanımı, özellikle ırk, renk, cinsiyet dil, din, siyasal veya başka görüşler, ulusal veya siyasal köken, servet, doğum veya başka her tür durum temeline dayanan ve insan haklarının ve temel özgürlüklerinin tümünün herkes için eşitlik koşulları içinde tanınmasını, yararlanılmasını veya kullanılmasını tehlikeye sokan veya ortadan kaldırma sonucu doğuran ve amacı taşıyan her türlü farklılık dışlama, kısıtlama veya yeğlemeyi kapsamalıdır” şeklindedir.
Ortaya Çıkısı Biçimine Göre Ayrımcılık Türleri
Dünyada, çalışma hayatında milyonlarca insan yeteneklerine veya işin koşullarına bakılmaksızın farklı özelliklerinden dolayı ise kabul edilmemekte, belirli mesleklerle sınırlandırılmakta veya düşük ücretle çalıştırılmaktadır. Ayrımcılık, istisnai bir durum değildir.İş yerinde, hâkim olan sosyal ve kültürel değerlerin normlara dayandırılarak uygulandığı sistematik bir fenomendir. Ayrımcılık türleri arasındaki ayırım, bu sorunun nasıl anlamlandırılacağı konusunda ışık tutmaya yardımcı olmaktadır. Uluslararası sözleşmeler, kanunlar ve akademik literatür incelendiğinde farklı ayrımcılık türleri ortaya çıkmaktadır.
Doğrudan Ayrımcılık : ILO’ya göre; doğrudan ayrımcılık, kanunlar, politikalar ve/veya uygulamalarla kişi veya grupların farklı özelliklerinden dolayı açık bir şekilde dışlanması hâlinde ortaya çıkar. AB direktiflerine göre ise “Topluluk, hukuk düzeninin yasakladığı bir ölçüte dayanan bir önlem alınmasını doğrudan ayrımcılık olarak tanımlamıştır.” Bir kadının hamile olması nedeni ile ise alınmaması veya isten çıkarılması doğrudan ayrımcılığa bir örnektir.
Dolaylı Ayrımcılık: Görünüşte yanlı olduğu anlaşılmayan düzenleme ve uygulamaların, sonuçları itibarıyla farklı özellikleri olan gruplarda (cinsiyet, dil, din, sosyal köken gibi) eşitsizlik yaratmasıdır. Örneğin, hafta sonlarında veya mesai saatleri dışında eğitim kursları düzenlemek, kursla ilgilenen ama ailevi sorumluluklarından dolayı katılamayan çalışanları dışlayarak onların kariyer beklentilerinin riske atmak dolaylı da olsa bir ayrımcılıktır. Uygulamaların dolaylı ayrımcılık sayılıp sayılmayacağı belirlemek ise doğrudan ayrımcılık gibi her zaman kolay değildir. Dolaylı ayrımcılık ulusal kültür ve toplumsal yaşam normlarına göre de değişebilmektedir.
Sistematik Ayrımcılık: Belirli gruplara üye olan dezavantajlı kişilere karşı kurumsallaşmış yapılar, politikalar, uygulamalar ve gelenekler sistematik ayrımcılığı oluşturur. Dezavantajlılara yönelik farklı veya ikinci derece koşullar, eğitim, ulaşım ve diğer hizmetlerde yetersizlikler bu tür ayrımcılığa girmektedir.
Taciz: AB direktiflerinde taciz, “bir kişinin onuruna zarar verme ve onu yıldırma, ona karsı düşmanca, aşağılayıcı, küçük düşürücü veya saldırgan, bir çevre yaratma amacı taşıyan veya etkisi olan (sonucu olan) istenmeyen bir davranış” olarak tanımlanmaktadır.
Cinsel Taciz: Kişinin sözlü, fiziksel veya görsel olarak aşağılayıcı, küçük düşürücü, düşmanca veya saldırgan davranışlara maruz kalması, onurunun kırılması ve bunların cinsel içerikli davranışlar olması durumunu ifade etmektedir.
Emirle Ayrımcılık: Bu tür ayrımcılık ise kişi veya kişilere talimat ve emir yolu ile ayrımcılık uygulatılmasını ifade etmektedir.
Mağduriyet Kaynaklı Ayrımcılık: Ayrımcılığa uğramış bir kişinin bu mağduriyeti resmî olarak mahkemeye taşıması veya örgüt içi kanallar aracılığı ile yönetime şikâyet etmesi sonrası çalıştığı kurumda ayrımcı davranışlara maruz kalmasıdır.
Dışlanma
Sosyal dışlanma kavramı, toplumla bütünleşme sağlayacak ekonomik ve sosyal birtakım haklardan ve kaynaklardan yoksun olmak anlamına gelmektedir. Sosyal dışlanmayı, “insanları toplumsal yaşamdan uzaklaştıracak düzeyde maddi ve manevi yoksunluk içinde olmaları, haklarını ve yaşamlarını koruyacak, onları destekleyecek her türlü kurum kuruluştan ve sosyal destekten yoksun oldukları nispette katlanarak büyüyen dinamik bir süreç” olarak tanımlamıştır.
Engellilerin Dışlandıkları Alanlar
Engelli bireylerin toplumda algılanış biçimi, kültürden kültüre farklar göstermekle birlikte, engelli bireylerin genel olarak toplumdan dışlandıkları söylenebilir. Burcu (2011)’nun Ankara’da yapmış olduğu çalışmada toplumsal yapımızda engelli bireye ilişkin olumsuz bir kültürel resim çizildiği ve bu durumun engelli olmayanların sosyo-demografik özelliklerine göre değişebildiği saptanmıştır. Özbulut ve Özgür Sayar (2009) da yapmış oldukları çalışmada, engelliler ve ailelerinin psiko-sosyal ve ekonomik olarak toplumla çeşitli şekillerde bütünleşme yaşayamamakta olduğunu bulmuşlardır.
Ekonomik Alanlar
Engelli bireylerin toplumda hangi alanlardan dışlandığına bakacak olursak, öncelikle ekonomik alanda yaşanan zorluklar akla gelmektedir. Yapılan araştırmalar; dünyanın her yerinde engellilerin çok büyük çoğunluğunun toplumun yoksul kesimlerinden geldiğini ve yoksulluk içinde yaşadıklarını göstermektedir. Bu belirleme, gelişmiş/endüstrileşmiş ülkeler için de geçerlidir. Ülke nüfusunun dörtte biri açlık sınırının altında yaşarken en-gelli nüfusun dörtte ikisi açlık sınırının altında yaşamaktadır.
İstihdam
Ekonomik alanda yaşanan zorlukların bir nedeni, engelli bireylerin istihdam alanında yaşadığı zorluklardır. Engelli bireylerin iş bulmakta zorlandıkları ayrıca iş bulsalar bile düşük ücretli ya da sosyal güvencesiz işlerde çalıştırıldıkları bilinmektedir. Engelli bireyler, engelli memur seçme sınavına giriş koşullarını sağlamalarının yanı sıra kurum ve kuruluşların sağladığı %3’lük kotadan istedikleri kadrolara ulaşmaya çalışmaktadırlar. Özel sektörde ise kurumlar engelli ya da eski hükümlü bireyleri çalıştırmaktansa, para cezası ödemeyi tercih edebilmektedirler. Ayrıca engel türüne göre ayrım yapabilmektedirler. Şöyle ki zihinsel engelli bireylerin yerine görme engelli ya da ortopedik engelli bireyleri çalıştırmayı daha uygun bulmaktadırlar.
Çalışma Yaşamında Karşılaştıkları Ayrımcılık
Engelli bireylerin çalışma yaşamına katılmalarında yaşadıkları sıkıntıların yanı sıra, çalışma yaşamında karşılaştıkları ayrımcılık ve dışlanma da onları etkilemektedir. Yapabileceklerinden düşük seviyede işler verilmesi, iş arkadaşları tarafından istenmeme gibi süreç-ler engelli bireyleri çalışma yaşamında zorlamaktadır. Engelli bireylerin çalışması için özel olarak tasarlanmış korumalı iş yerleri ülkemizde yoktur. Korumalı iş yerlerinin olmaması, engelli bireylerin istihdam alanından dışlanmasına neden olan bir eksiklik olarak göze çarpmaktadır.
Aile İçinde Engelli Bireyin Olması
Engelli bireylerin ekonomik yoksunluk içinde olmasının bir başka nedeni, aile içinde engelli bir birey olmasının ailede en az bir kişinin engelli bireyin bakımını üstlenmesi ne-deniyle çalışamamasıdır. Bunun dışında, engelli bireylerin ve ailelerinin, sağlık sorunları yanında, gündelik yaşamlarını sürdürürken ihtiyaç duydukları birtakım olanak ve ekipmanları da kapsayabilen ek maliyetleri üstlenmek durumunda kaldıkları belirtilmektedir.
Engelli Bireyin Bakım Hizmetlerinden Yararlanma Durumları
Engelli bireylerin yararlandığı bakım hizmetleri açısından sosyal dışlanmayı ele aldığımızda ise karşımıza birtakım zorluklar çıkmaktadır. Günümüzde kurum bakımında kalan engelli birey sayısının azaltılması hedeflenerek evde bakım hizmetlerinin geliştirilmesine çalışılmaktadır. Ancak evde bakım sisteminin sadece maddi yönü ön plandadır, bakım verenlere yönelik psiko-sosyal destek ve eğitim programları bulunmamaktadır. Bunun yanında, bakım verenlerin dinlenme gibi çeşitli ihtiyaçları düşünülmemektedir.
Sağlık Hizmetlerine Erişememe
Engelli bireylerin bir başka sorun alanı sağlık hizmetlerine erişememedir. Sağlık hizmetlerine erişimde hem ulaşım sisteminden kaynaklanan sorunlar hem de sağlık sisteminden kaynaklanan sorunlar yer almaktadır, engelli çocukların sağlık sorunlarının yaşıtlarından daha fazla olduğunu, buna rağmen engelli çocuğa sahip ailelerin sağlık hizmet alımında güçlük yaşama sıklığını üç kat daha fazla bildirdiklerini ifade etmişlerdir.
Rehabilitasyon
Engelli bireylerin ihtiyaç içinde olduğu bir başka alan da rehabilitasyondur. Rehabilitasyon ve araç-gereç gereksiniminin yeterince karşılanamaması da engellilerin toplumla bütünleştirilmesinin önündeki en büyük engellerden birisidir.
Fiziksel Çevrenin Yetersizliği
Engelli bireylerin toplumla bütünleşmesindeki en büyük engellerden biri, fiziksel çevrenin engelli bireylerin ihtiyaçlarına göre yapılandırılmamış olmasıdır. Yollar, kaldırımlar, kamu binaları, parklar ve bahçeler, okullar, içinde yaşanılan konutlar, ulaşım araçları ve bunun gibi daha birçok fiziksel çevre unsuru, engellilerin topluma katılmasının önünde ciddi birer engel oluşturmaktadır.
Damgalanma
Damgalama, bazı birey ve gruplara karşı toplumun tavır alması, onları toplumdan dışlamasına kadar giden davranışlar bütünüdür.
Psikolojik damgalama (stigmatizasyon), kişinin içinde yaşadığı toplumun “normal” saydığı ölçülerin dışında sayılması nedeniyle toplumu oluşturan diğer bireyler tarafından, kişiye saygınlığını azaltıcı bir atıfta bulunulmasıdır. Bu konudaki ilk araştırmacılardan biri olan Goiman stigmayı ‘daha az değer verme davranışı, bu etiketi taşıyan insanların daha az istenebilir ve neredeyse insan gibi idrak edilmemesi’ olarak tarif etmiştir.
Sağlık (Ruh Sağlığı ve Cinsel Sağlık)
Engellinin engelinden kaynaklanan psikolojik çöküntü, kendilerini yaşamdan uzaklaştırmada etken olmaktadır. Hele doğal afetler ve savaşlar sonucu bedensel uzuvlarını yitiren kişilerin ciddi düzeyde psikolojik sorunlar yaşadıkları bilinmektedir. Bu kişilerin yaşadıkları duygusal şokla baş edebilmeleri, ileriye yönelik ümitsizlik, kaygı, geleceğe güvenle bakamama gibi tehditler altında yaşamak durumunda kalmaları, tıbbi tedavi ve rehabilitasyonu da geciktirmektedir.
Engellilerin Ruh Sağlığı
Engellinin ruh sağlığının yerinde olması, yaşamın, iş ve eğitim hayatının yarattığı engellerin üstesinden gelecek duygusal gücün olduğu, stresle başa çıkabilir ve yaşamında herhangi bir sorunla karşılaştığında onu çözüp yoluna güçlü bir şekilde yürümesi anlamına gelir.
Engelli bireylerin yaşadığı bazı ruhsal sorunlar şu şekilde belirtilebilir:
- Anksiyeteye bağlı sıkıntılar; anksiyete (kaygı) ve veya panik atak, uyku bozuklukları, baş ağrıları, sindirim sistemi şikâyetleri, kısıtlı dikkat süresi, dalgalı motivasyon, kendini yönetememe, bunalım hissi içinde olma, fiziksel rahatsızlık duygusu, ateşin çıkması, avuçlarda terleme, çarpıntı.
- Depresyon şikâyetleri; kötü ruh hâlleri, motivasyon eksikliği, boşluk hissi, içine kapanma, iştah değişiklikleri, kendine bakmama, kendinden nefret etme durumu, kendini incitme ve öldürme arzusu.
Depresyon Sağlıklı insanlar, istenmeyen ya da hayal kırıklığına neden olan olaylar karşısında, sıkıntı, üzüntü, keder gibi duygusal tepkiler verdiğinde, bu duygular depresif duygular olarak tanımlanır. Depresif duygular hayatın normal bir parçasıdır. Gündelik hayatın getirdiği keyifsizlik ve moral bozukluğunu depresyondan ayıran şey depresyondaki belirtilerin şiddeti ve süresidir.
Depresyonun Belirtileri
Bir beyin hastalığı olarak depresyon, beynin işlevlerinde bozulma ve düzensizliklerin yansıması olarak duygu, düşünce, davranış ve bedensel işlevlerde bozulmanın ortaya çıktığı belirtiler kümesidir. Her hastada tüm belir-tiler bir arada olmayabilir. Depresyonun temel belirtileri arasında; karamsar ve kederli duygu durumu, kötümser düşünce içeriği, umutsuzluk, çaresizlik hisleri, hayattan zevk alamama, ilgi kaybı, tahammülsüzlük, unutkanlık ve dikkat dağınıklığı, enerji azlığı, uyku ve iştah düzensizliği yer alır.
Cinsel Sağlık
Engellilerin cinselliği yaşamaları toplumsal kurallar ile çepeçevre yasaklanmış bulunmaktadır. Hâlbuki cinsellik hiçbir baskı altında bulunmayan doğal bir dürtüdür. Engellileri cinsel dürtülerinin farkında ve bunu yaşamak isteğindedirler. Bununla birlikte engellilerin toplum tarafından çoğu zaman cinsel isteklerinden ve işlevlerinden arındırılmış olarak algılandıkları ve bu nedenle de bu kişilerin cinsel partner bulmakta ciddi bir güçlük çektikleri bilinmektedir.
HIV ve AIDS
Engelliler, HIV virüsü ve AIDS’e karşı daha özellikle dirençsiz ve kolay etkilenebilir kişilerdir. Engelli kişilerin çoğu, HIV ve AIDS’in dolaylı etkisine de maruz kalmaktadırlar. Genellikle ailelerinin bakımına muhtaçtırlar ve HIV virüsü taşıdıklarından kendilerine yardımcı olan aile fertlerini kaybetme riski ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Tıbbi bakım ve tedavi olanakları yetersiz kalmakta ve gerekli bilgiye ulaşmakta zorlanmaktadırlar
Ünite 7: Yetişkinlik
Giriş
Yaşam boyu gelişim yaklaşımı doğum öncesinden başlayan ve yaşamın sonlanmasına kadar devam eden ve oldukça geniş bir zaman sürecini kapsar. Bireylerin yaşamında hem bir süreklilik hem de birbirinden farklı gelişim dönemleri vardır. Erikson’a göre her gelişen dönem kendisinden sonra gelen döneme bir zemin hazırlar ve daha sonra gelen dönem önceki dönemlerden etkilenir. Her dönemin kendine özgü gereksinim, sorun ve özellikleri vardır. Yetişkinlik dönemi de bu gelişim aşamalarından biri olup bir insanın hayatında önemli yerlerden birini kapsar. Zihinsel, bedensel gelişimini tamamlamış, psikolojik olgunluğa erişmiş, ekonomik bağımsızlığını kazanmış ve toplumda bir sorumluluk üstlenmiş bireylere yetişkin denir. Yetişkinlik ebeveynlik sorumluluğunun alındığı, bir erkeğin ve kadının bir diğerinin güçlü ve zayıf yönlerini kabul ettiği ve enerjilerini ortak amaçlar doğrultusunda birleştirdiği bir dönemdir.
Yetişkinlik Dönemleri
Bu dönemleri kesin olarak birbirinden ayıracak sabit özellikler yoktur ve kişiden kişiye değişebilen uzunlukta olabilirler. Bu özelliklere rağmen alan yazında üç yetişkinlik döneminden söz edilmektedir. Bunlar;
- Genç Yetişkinlik,
- Orta Yetişkinlik,
- Geç Yetişkinlik veya Yaşlılıktır.
İnsan hayatında iş ve sevgi meşguliyetlerinin ön plana çıktığı genç yetişkinlik aşaması hem karmaşık hem de çok boyutlu bir gelişimsel dönemdir. Bazı insanlar için yetişkin toplumu içinde kendine yer bulmaya çalışmak ve daha durağan bir hayat kurabilme mücadelesinin devam etmesi anlamına gelen genç yetişkinlikte hâlâ kişinin kim olduğuna ve bu kimliğe uygun yaşam tarzına sahip olup olunmadığına dair sorularla mücadele edilebilir. Genç yetişkinlikte kişi, bazı hayallerine sahip olmakla birlikte daha pragmatik düşünmeye başlar. Cinsellik ve aşk duyguları bu dönemdeki en baskın duygulardır. Genç yetişkinlik dönemini, yetişkinlik hayatına geçişte bir ara dönem olarak görmek de mümkündür.
Bu dönem son yıllarda yapılan çalışmalara göre, “beliren yetişkinlik” dönemi olarak da adlandırılmaktadır. Bahsi geçen bu dönemde ne çocukluğun bağımlılığı tamamen bırakılmıştır ne de yetişkin sorumluluğu tümüyle kabul edilmiştir.
Bu bağlamda beliren yetişkinlik dönemi hem ergenlikten hem de yetişkinlikten farklıdır ve bu dönemdeki bireylerin kendilerine özgü özellikleri vardır. Bu özellikler:
- Kimlik arama dönemidir.
- Değişkenlik dönemidir.
- Kişinin kendine en çok odaklandığı dönemdir.
- Olanaklar dönemidir.
- Ergenlik ve yetişkinlikte bir geçiş ve ara dönemdir.
Bu dönemde insanlar sonraki gelişim aşamaları için bir temel kurarlar. Bu dönemin temel görevleri:
- Eş seçimi,
- Eşle birlikte yaşamayı öğrenme,
- Bir aile kurma,
- Çocuk yetiştirme,
- Ev idare etme,
- Bir uğraş başlatma,
- Vatandaşlık sorumluluklarını yerine getirme,
- Uygun bir toplumsal gruba katılmadır.
Orta yetişkinlik döneminde kişi artık nelerden kaçtığını ve neden kaçtığını sorgulamaktadır. Geriye dönük olarak kişi, hayatı ile ilgili neleri istediğini ve hedeflediğini bu yaşta elde ettiklerine bakarak karşılaştırmalar yapar. Bu dönemde artık ilk defa genç ve yaşlı arasındaki ayrım fark edilmeye başlanır. Kişi, orta yaşın getirdiği disiplin ile gençliğin cezbedici enerjisine ortak olmaya çalışır ama hem gençliği hem de yaşlılığı zihninde değerlendirmeye başlar. Artık kendinden önce yaşayıp gelmiş tüm canlıların sona doğru ilerlediği algılayışı oluşmaya başlar
Orta yetişkinlik döneminde; kişi amaçlarını ve sonuçlarını dikkatli bir şekilde değerlendirir. Bireyin hayatında önemli değişikliklerin 35-40 yaşlarından sonra başladığı söylenir. Bu değişim belirgin ve bilinçli değil yavaş yavaş ortaya çıkar. Birey artık hedeflerinin ve hırslarının önemini yitirdiğini fark eder. Kendini durgun, çökkün ve eksik olarak algılar. Bu durumla başa çıkması için kişinin iç dünyasına dönmesi ve yaşamın anlamını araştırması ve anlamlandırabilmesi gerekir.
Levinson’un Evre Kuramına göre; orta yaşam döneminde temel kavram yaşam yapısıdır. Yaşam yapısı erkek yetişkinin gelişim dönemlerine göre göz önüne alınmıştır. Bu kurama göre orta yetişkinlik dönemine geçiş yaklaşık 5 yıl sürer ve birey ergenlikten bu yana süren tüm çatışmaları aşmak zorundadır.
- Genç olmaya karşı yaşlı olma
- Yapıcı olmaya karşı yıkıcı olma
- Erkeksi olmaya karşı kadınsı olma
- Başkalarına bağlı olma ya da ayrışma
Gould’un Dönüşüm Kuramına göre orta yetişkinlik aşamasında yaşamın birtakım dönüşümlerden meydana geldiği ileri sürülmüştür. Birey bir dönüşümde çözemediği bir sorunu tekrar tekrar dönüşümlerde çözme imkânı bulabilir. Bu dönemde önceki amaçlar, evlilikler yeniden değerlendirilir. Yaşam zor, belirsiz, acı verici görülebilir. 45 yaşına dek süren evrede bekarlar evlenebilir, evliler boşanabilir, ev kadını çalışmaya başlayabilir.
Bu dönemin genel gelişimsel özellikleri şunlardır:
- Yetişkin vatandaşlık ve toplumsal sorumluluğa ulaşmak
- Ekonomik bir yaşam standardı vermek ve sürdürmek
- Çocukların sorumlu bir yetişkin olmalarına yardım etmek Yetişkinlere özgü boş zaman etkinlikleri geliştirmek
- Birey olarak eşiyle özdeşleşmek
- Orta yaşın fizyolojik değişikliklerini kabul etmek ve buna uyum sağlamak
- Yaşlı anne babaya uyum sağlamak
Geç yetişkinlik veya yaşlılık döneminde artık insan hayatının gelişimi ve ritmi yerini bir durgunluğa bırakır. Kişi, hayatın ileriye doğru aktığını ama hayatın anlaşılması için geriye dönük düşünmek gerektiğini anlamış olur. İnsan hayatının başlangıcı ve sonu arasında bir bağlantı kurulmaya başlar. Yaşamın aslında ne olduğuna dair tinsel düşünceler bu dönemde ağırlıklı olarak görülebilir. Emekli olmak, fiziksel güç ve sağlıktaki düşüş ve ölüm gerçeğini kabul etmek gibi önemli kritik aşamalar bu dönemin psikolojik özelliklerini oluşturmaktadır. Artık kişi, yaşlılık dönemine doğru bir geçiş yaşamaya başlar.
Genç Yetişkinlik
Genç yetişkinlik dönemi, ergenlikten sonra gelen ve genel olarak 40’lı yaşlara kadar devam eden gelişim dönemidir. Fakat ergenliğin hangi noktada sona erip genç yetişkinliğin başladığına dair kesin bir tarih belirlemek zordur. Genel olarak bazı kriterlerin karşılanmasına göre genç yetişkinlik döneminin başladığı kabul edilir.
18-25 yaş arası bireyleri “genç yetişkin” olarak adlandırmak, 30–40 yaş arası bireylerin ne olarak adlandırılacağı sorununu doğurmaktadır çünkü otuzlu yaşlardaki insanların çoğu kendilerini yetişkin olarak tanımlamaktadır.
Genç yetişkinlik döneminin başlangıcı olarak yaygın kabul gören kriter, kişinin tam zamanlı ve sürekli bir işe başlamasıdır. Fakat tam zamanlı işe sahip olma zamanı kişinin eğitim hayatını ne zaman bitirdiğine göre değişir. Üniversite hayatından sonra yüksek lisans ve benzeri eğitimleri devam edenler için tam zamanlı bir işe girmenin zamanı ertelenebilir. Elbetteki tek başına bir iş sahibi olmak bir yetişkinlik göstergesi değildir. İş sahibi olmaya ek olarak kişinin sorumluluk sahibi ve bağımsız olabilmesi gerekir. Bunlar ise kişiden kişiye göre süresi ve içeriği değişen konulardır. Ayrıca artık günümüzde yaygın olarak üniversiteden mezun olan gençlerin ailelerinin yanına dönüp yaşamaya başlamaları da yetişkinlik dönemlerine girilmesini erteleyebilir. Fakat günümüz ve ülkemiz koşulları göz önüne alındığında tam zamanlı bir iş bulmak ve bağımsız olarak bir hayat kurabilmek için bu geçiş döneminde aileden destek alınması kaçınılmaz olacaktır.
Genç yetişkinlik döneminde fiziksel gelişim doruk noktasına ulaşır ama aynı zamanda bu dönemde artık fiziksel gelişimin gerilemesi de başlamaktadır. Fiziksel gelişimin doruk noktasına 25 ile 30 yaş arasında erişilir. Bu yaştan sonra aşamalı olarak gerileme başlar.
Genç yetişkinlik döneminde 30’lu yaşlara gelindiğinde ise fiziksel performansta gerilemeler başlar. Kas kütlesi ve gücü azalma belirtileri göstermeye başlar. Göbek bölümünde kilo ve sarkma bu dönemde ilk defa görülmeye başlanabilir. Gözde de birtakım sıkıntılar görülebilir. Yorgunluk, sırt, kol veya bel ağrıları sık karşılaşılan şikâyetler olarak göze çarpmaya başlar. Bu dönemde görülen bazı sağlık ve fiziksel performansları şunlardır:
- Obezite ve Diyet
- Bağımlılık
- Cinsellik ve Cinsellikle İlgili Sorunlar
- Tecavüz ve Taciz
Piaget’nin bilişsel gelişim kuramına göre ergen bireyler ve yetişkinler aynı biçimde düşünürler. Kişi formal işlemler dönemine ergenlikte ulaşır ve bundan sonraki yaşamında da bu dönem devam eder. Bu görüşe karşı çıkan bazı araştırmacılar ise kişinin yetişkinliğe kadar formal işlemler döneminin (soyut işlem dönemi) kazanımlarını sergileyemeyeceğini düşünmektedirler.
Genç yetişkinlik döneminde bilişsel yetenekler oldukça güçlü hâle gelir ve daha pragmatik bir hâl almaya başlar. Genç yetişkinlikteki yapabilirlik hem mantıklı düşünme hem de gerçekliğe pragmatik bir uyum gerektirmektedir. Örneğin, bir binanın tasarımını yapan bir mühendis hem mantıklı düşünme yöntemleri ile çizimini yapar hem de binanın yapılacağı çevrenin özelliklerini, maliyetini de düşünür.
Genç yetişkinlikte girilen farklı bir sosyal ortam olan iş yaşamında kişi, farklı tür gerçeklikler ve yakın ilişkilere şahit olur. Genç yetişkinlik döneminde kişinin düşünce örüntüleri değişmeye başlar. Ergenlik döneminde dünyayı, doğru ve yanlış, iyi ve kötü gibi iki farklı uçta olan kavramlara göre düşünme görülür. Fakat genç yetişkinlikte artık farklılıklar ve çeşitli bakış açıları fark edilmeye başlanır.
Schai yetişkinlikteki bilişsel dönemlerle ilgili bazı evreler ortaya koymuştur. Bunlar;
- Başarma Evresi,
- Sorumluluk Evresi,
- Yönetim Evresi,
- Yeniden Bütünleştirme Evresidir.
Yetişkinlik dönemine karşılık gelen gelişim aşamaları ve krizlerinden “yakınlığa karşı izolasyon” ve “üretkenliğe karşı durgunluk” aşamalardır. Erikson’a göre genç insanlar kendilerine bir kimlik oluşturduktan sonra psikososyal bir kriz olan ‘yakınlığa karşı izolasyon’ krizi ile karşılaşırlar. Bu kriz döneminde kişi diğer insanlarla yakın ilişkiler kurma çabasındadır. İyi arkadaşlık ilişkileri kurmak ve romantik anlamda bir partner bulmak önemlidir. Genç yetişkinlik dönemindeki duyuşsal gelişimin en önemli kilometre taşlarından biri de yeni bir aile kurmaktır. Genç yetişkinler artık evlilik ve aile kurma konusundaki isteklerini değerlendirmeye başlar.
Tinsellik veya spritüalizm; kişinin kendi varlığı için bir anlam arama çabasıdır. Dinî inançlar da tinsellik kapsamındadır. Kişilerin kendi varlıklarına ve dünyaya anlam katmak için inandıkları her türlü farklı yönelim tinselliğe karşılık gelir.
Tinsellik, özellikle zorlu yaşam sorunları ile karşı karşıya gelindiğinde kişinin huzur ve anlamı nerede aradığına göre değişir. Genç yetişkinlik bir geçiş dönemidir ve tinsel gelişim bu dönemde kişiye göre oldukça farklı yapılanmalar göstermektedir. Bazı araştırmalar genç yetişkinlik döneminde kişilerin iki uçta olan tinsel gelişime yöneldiklerini göstermektedir.
Orta Yetişkinlik
Orta yetişkinlik dönemi 35-45 yaş aralığından başlayan ve 60’lı yaşlara kadar uzanan gelişimsel dönemi kapsamaktadır. Bu dönemlerin yaş aralığı kişiden kişiye veya toplumsal kabullere göre değişebilir. Ortalama yaşam beklentisinin giderek artması ile yetişkinlik dönemlerinin de süresi değişmektedir.
Orta yaş dönemi olumsuz kalıplar ve hatalı kavramlaştırmalar ile karakterize edilir. Bu dönemin özelliği, negatif kalıplar ve hatalı kavramsallaştırmalardır. Beklenilenin aksine, gerileyen sağlık hakkında endişe, enerjinin azalması, yaklaşan ölüm nedeniyle demoralize olma duygusunun yerine birçok orta yaşlının sağlık durumu iyidir. Eşler kendini genç ve dinç hisseder. Daha önce yapamadığı birçok seçeneğe sahip olması nedeniyle heyecanlıdır.
Orta yetişkinlikte özellikle görme ve duyma konusunda sorunlar ortaya çıkmaya başlar. Orta yetişkinlikte fiziki açıdan sağlık durumu artık önemli bir konu hâline gelir. Sağlıklı olmak konusunda daha fazla endişe duyulur, çünkü bu dönemde artık fiziksel güç geriler ve bazı beklenen tıbbi rahatsızlıklar ortaya çıkmaya başlar.
Orta yetişkinlik döneminde kadınlar menopozu yaşarlar. Menopoz, kadınların doğurganlıklarını sağlayan adet döngülerinin sona ermesi anlamına gelir. Kadın hayatının ortalama olarak üçte biri menopoz döneminde geçer. Menopoza girme yaşı tüm dünyada ve antik çağlardan beri fazla değişme göstermemiştir ve ortalama 45-55 civarında olup menopoz yaşı kadından kadına göre değişir.
Erkekler de benzer şekilde cinsel bezlerin aktivitesinde hızlı bir gerileme ve duraklamanın olduğuna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamaktadır. Bununla birlikte erkekler de kendi yaş dönemindeki kadınlarınkine benzer semptomlar gösterebilir.
Orta yetişkinlik döneminde bilişsel gelişimi, bilişsel kaynakların azalmaya başlaması etkiler. Bilişsel kaynakların azalmaya başlaması da çoğunlukla gerilemeye başlayan fiziksel özelliklerin sonucudur. Bu dönemdeki bilişsel gelişim çoğunlukla kişinin bireysel çevresine göre değişim gösterir. Aile, arkadaşlar ve iş yaşamına göre bilişsel yetenek ve yapabilirliklerin farklılaşması kaçınılmazdır.
Orta yetişkinlik dönemindeki bilişsel gelişim, özellikle hafıza konusu bağlamında değerlendirilir. Bu dönemde kişilerin uzun zamanlı hafızalarında azalma görülmektedir.
Ebeveyn Olma ve Çocuklu Aile: Bu aşamada aile olmuş çift, yeni bir canlıya bakım veren kişiler hâline gelir. Ebeveyn rolleri ve sorumlulukları kazanılmaya başlanır. Ebeveyn ve eş rollerinde bazı çatışmalar görülebilir.
Becvar ve Becvar (1982)’ a göre bu dönemin duygusal sorunu; yeni üyeleri ve yeni kişiliği evlilik sistemine kabul etme ile çocuğun aile dışında ilişkiler kurmasına izin verme olup; özellikleri ise:
- Evliliğe uyum sağlama,
- Ebeveyn rollerini üstlenme,
- Büyük ebeveynlere oda hazırlama,
- Çocuğun ihtiyaçlarını aile sistemine uydurma ,
- Ebeveynlerin enerjilerinin çocuğa doğru harekete geçirmesi, çocuğa yönelik harcamaları ve çocuk olduğu için eve ziyaretlerin artmasından dolayı evin gizliliğinin giderek yok olması,
- Çocuğun toplumla etkileşime girmek suretiyle aile sistemini geliştirmesi,
- Çocuğun eğitimsel başarısının desteklenmesi
Ergen Bireye Sahip Aile: Ergenlik çağına gelmiş olan bir veya birden çok üyesi bulunan ailede bazı değişimler olur.
Bu dönemin duygusal sorununu ve özelliklerini Becvar ve Becvar (1982) şu şekilde belirtmektedir. Duygusal sorun; çocuğun bağımsızlığına izin vermek için aile sınırlarında esnekliği arttırmadır. Dönemin görev ve özellikleri ise:
- Özgürlük/sınırlar arasında denge kurmak için ebeveyn-çocuk ilişkilerinde değişiklikler olması,
- İş, yaşam ve evlilik sorunları üzerinde yeniden odaklanma,
- Yaşlı nesil ile ilgilenmeye başlanmasıdır
Orta Yaş Döneminde Aile: Artık bu aşamada ailenin yetişkin olan çocukları evden ayrılarak kendi yaşamlarını inşa etmeye çalışırlar. Çocukların evden ayrılması ile ebeveynler boş yuva sendromu yaşayabilirler.
Becvar ve Becvar (1982)’a göre dönemin duygusal sorunu; aile sistemine giriş ve çıkışları kabul etme ile çocukların evden gitmesine izin verme ve diğer kaygılar duymaya başlamadır. Dönemin görev ve özellikleri ise:
- Gençlerin çalışma, okul ya da evlilik yaşamına katılmalarını fark etme,
- Destekleyici bir ev ortamını sürdürme,
- Evliliği yeniden oluşturma,
- Çocukların eşleri ve onların büyük çocukları dahil aileyi yeniden düzenleme,
- Ebeveynlerin yaşlanması ile ilgilenmedir.
Robert Peck, yetişkinlik döneminde kişinin, Erikson’un belirlediği yaşam krizlerinden daha fazlasını yaşadığını düşünmektedir. Orta yetişkinlik ve geç yetişkinlik hayatına özgü zorluk ve sıkıntılar için Peck 7 aşamalı bir yetişkin gelişimi teorisi oluşturmuştur. Bu teorinin konumuz kapsamında olan orta yetişkinlik dönemine ait aşamaları şöyle sıralanabilir:
- Bilgeliğe Değer Vermeye Karşı Fiziksel Güçlere Değer Verme
- İnsan İlişkilerinde Cinselleştirmeye Karşı Sosyalleşme
- Duygusal Esnekliğe Karşı Duygusal Fakirleşme
- Zekâ Esnekliğine Karşı Zekâ Katılığı:
Orta yetişkinlik döneminde sosyal olarak öne çıkan bir diğer konu ise iş tatmini ve kariyer değişimleridir. Bu dönemde insanların işlerinden daha fazla tatmin oldukları görülmüştür. Bunun nedeni yaş ilerledikçe daha fazla maaşa sahip olmak, daha yüksek pozisyonlara gelmek ve iş kaybı gibi endişelerin ortadan kalkmasıdır.
Orta yaş krizi; güçlü bir değişim isteği ile güdülenen orta yaş (40-60 yaş) döneminde ortaya çıkan duygusal bir karmaşa dönemidir. Kavramın orijinali aslında erkeklerin yaşadığı bir kriz olarak kabul görmüştür. Fakat yıllar içinde yaşlanmanın etkileri ile başa çıkmada hem kadınların hem de erkeklerin yaşadığı bir kriz olduğu görülmüştür. Orta yaş krizi aslında kadınların ve erkeklerin kendilerini yeniden değerlendirme ve yeniden tanımlama yolculuğunda yaşanan sorunlardır.
Orta yaşam döneminde aileler çocuklarını serbest bırakmakta, çocuklar da daha fazla bağımsızlık ve özerklik kazanmaktadır. Ana-babalar için, özellikle anneler için, ilgisini, enerjisini ve zamanını o zamana kadar ailesi üzerinde odaklaştırmışsa sıkıntılı ve zor bir dönem olur.
Orta yaş ailenin yaşam döngüsünde en uzun aşamadır. Çocukların evden ayrılmaya başlaması ve ebeveynlerin ölümü nedeniyle aile küçülür. Buna ek olarak birçok aile boşanma ve eşlerden birinin ölümü nedeniyle kayıplar yaşar. Kadınlar iş yaşamına girmek suretiyle evden gönüllü olarak ayrılır.
Orta yaşla ilgili olarak birbiri ile çelişen iki değişik araştırma sonucu vardır:
- Orta yaşam evlilikte mutluluğun en yüksek olduğu dönemdir (White ve Edwards 1993).
- Orta yaşam dönemi tüm yaşam döngüsündeki boşanmaların 2/3’ünün gerçekleştiği bir dönemdir (Shapiro 1996).
Orta yetişkinlik döneminde, artık kişinin kendi varlığına ve dünyaya anlam katma çabası sonlanmış görülür. İnanmayı seçtiği veya kendisine uyumlu gördüğü herhangi bir ruhsal veya dinî inanışı benimsemiş olan yetişkin, artık bu inanç sistemi ve toplumu içinde daha aktif rol oynamaya başlar.
Ayrıca orta yetişkinlikte herhangi bir inanç sistemine dahil olan insanların daha mutlu ve huzurlu olduklarını gösteren çalışmalar da vardır. Tinsel açıdan herhangi bir inanışa sahip olan insanların stresle ve sorunlarla başa çıkmada daha etkili oldukları da söylenebilir.